İnsan Terapistine Neden Öfkelenir?
Terapiye başladığımızda terapistimize kızacağımız pek aklımıza gelmez. Sonuçta oraya anlaşılmak, rahatlamak, belki biraz da hayatımızdaki düğümleri çözmek için gideriz. Karşımızdaki kişinin bizi dinlemesini, yargılamamasını ve güvenli bir alan yaratmasını bekleriz.
Ama terapi ilerledikçe bazen hiç beklemediğimiz bir şey olur: Terapistimize öfkeleniriz.
Söylediği bir cümleye, sorduğu bir soruya, sessiz kalmasına, bizi yeterince anlamadığını düşünmemize, hatta bazen tam tersine bizi biraz fazla iyi anlamasına bile kızabiliriz.
Ve bence tam da burada önemli bir soru başlar:
Gerçekten sadece terapistimize mi kızıyoruz?
Terapi odası yalnızca bugünün konuşulduğu bir yer değildir. O odaya çocukluğumuzu, ilişkilerimizi, terk edilme korkularımızı, görülmediğimiz zamanları, reddedilmelerimizi, ihtiyaçlarımızı ve yıllardır geliştirdiğimiz savunmaları da getiririz.
Bu nedenle terapistle kurulan ilişki zaman zaman hayatımızdaki diğer önemli ilişkilerin duygularını da taşımaya başlayabilir.
Psikolojide bunu açıklamak için kullanılan kavramlardan biri **aktarım (transference)**dır. En basit haliyle aktarım, geçmiş ilişkilerimizde oluşmuş bazı duygu ve beklentilerin bugünkü bir ilişkiye taşınmasıdır.
Örneğin hayatınız boyunca ihtiyaçlarınızın fark edilmesi için çok uğraşmak zorunda kaldıysanız, terapistinizin bir detayı unutması düşündüğünüzden çok daha fazla öfke yaratabilir.
Çünkü mesele yalnızca unutulan o detay olmayabilir.
İçeride çok daha eski bir cümle harekete geçmiş olabilir:
“Yine görülmedim.”
Ya da eleştirel bir ebeveynle büyüdüyseniz, terapistinizin oldukça nötr bir sorusunu bile eleştiri gibi duyabilirsiniz.
Terapistiniz bir sınır koyduğunda “Beni istemiyor” diye hissedebilirsiniz.
Seans bittiğinde “Yine bırakıldım” duygusu gelebilir.
Terapistiniz sizinle aynı fikirde olmadığında “Beni anlamıyor” diyebilirsiniz.
Bazen de öfke, terapistin yanlış bir şey yapmasından değil, terapinin doğru bir yere dokunmasından çıkar.
Çünkü bazı sorular yıllardır kaçtığımız yerlere götürür.
“Bu ilişkide neden hâlâ kalıyorsunuz?”
“Hayır demek sizin için neden bu kadar zor?”
“Başkalarının ihtiyaçlarını bu kadar iyi görürken kendi ihtiyacınızı neden fark etmiyorsunuz?”
Bazen insan soruya değil, sorunun açtığı kapıya öfkelenir.
Ama burada çok önemli bir ayrım var: Her öfkeyi geçmişimize bağlamak da doğru değildir.
Terapistler de insandır. Yanlış anlayabilir, yanlış bir kelime seçebilir, zamanlamayı kaçırabilir veya istemeden incitebilirler. Sağlıklı terapi, danışanın her tepkisini “Bu senin geçmişinle ilgili” diyerek açıklamaya çalışmaz.
Bazen terapist gerçekten hata yapmıştır.
Ve iyi bir terapötik ilişkinin gücü, hiç kırılma yaşanmamasında değil; yaşanan kırılmanın konuşulabilmesindedir.
Belki terapide söylenmesi en zor ama en değerli cümlelerden biri şudur:
“Geçen seansta söylediğiniz şeye çok kızdım.”
Çünkü gerçek hayatta öfkelendiğimizde çoğu zaman iki şeyden birini yaparız: saldırırız ya da uzaklaşırız.
Terapi ise üçüncü bir ihtimali deneyebileceğimiz nadir yerlerden biridir:
Kalmak ve konuşmak.
“Size kızdım ama gitmedim.”
“Beni anlamadığınızı hissettim ama bunu size söyleyebildim.”
“Aramızda bir şey bozuldu ama birlikte tamir edebildik.”
Belki de terapideki en önemli değişimlerden bazıları tam olarak burada gerçekleşir.
Çünkü terapi yalnızca geçmişimizi anlatmak değildir.
Bazen geçmişte yarım kalan bir ilişki deneyimini, bugün daha sağlıklı bir şekilde yeniden yaşayabilmektir.
Bu yüzden terapistinize öfkelendiğiniz bir gün olursa, hemen “Terapi işe yaramıyor” diye düşünmeden önce kendinize küçük bir soru sorabilirsiniz:
“Bu öfke bana ne anlatmaya çalışıyor?”
Cevap bazen terapistinizle ilgili olacaktır.
Bazen geçmişinizle.
Bazen de ikisiyle birden.
Ve belki de asıl terapi, tam orada başlayacaktır.