Z Kuşağı Neden Hala Ailesiyle Yaşıyor? Sorun “Gitmemeleri” Değil, Yalnız Bırakılmaları
“Biz senin yaşındayken evlenmiştik.”
“Ben 25 yaşımda kendi evimi almıştım.”
“Bu yaşta hâlâ bizimle mi yaşayacaksın?”
Son yıllarda birçok ailede buna benzer cümleler duyuyoruz. Bir yanda ekonomik nedenlerle aile evinden ayrılamayan genç yetişkinler, diğer yanda onların neden hâlâ “hayata atılamadığını” anlamakta zorlanan ebeveynler…
Peki gerçekten sorun Z Kuşağı mı?
Yoksa yetişkinliğin tanımı mı değişiyor?
Artık sadece kültürel bir mesele değil
Türkiye’de uzun yıllardır aileyle yaşamak, özellikle evlenene kadar, oldukça doğal karşılanıyordu. Hatta birçok aile için bu durum güvenin, bağlılığın ve aile bütünlüğünün bir göstergesi olarak görülüyordu.
İngiltere gibi ülkelerde ise tablo uzun süre farklıydı. Üniversiteye başlayan gençlerin büyük bölümü aile evinden ayrılıyor, mezun olduktan sonra kendi hayatlarını kurmaları bekleniyordu.
Ancak son on yılda bu tablo belirgin şekilde değişmeye başladı.
Londra başta olmak üzere birçok büyük şehirde kira fiyatlarının hızla yükselmesi, ev satın almanın giderek zorlaşması, yüksek yaşam maliyetleri ve ekonomik belirsizlikler nedeniyle binlerce genç yetişkin yeniden aile evinde yaşamaya başladı.
Bu değişim yalnızca İngiltere’de değil; Avrupa’nın birçok ülkesinde benzer şekilde görülüyor.
Yani bugün ailesiyle yaşayan 28 ya da 30 yaşındaki bir genç, istisna olmaktan çok yeni bir toplumsal gerçeğin parçası.
Peki neden bu kadar zorlaştı?
Bu sorunun tek bir cevabı yok.
Elbette ekonomik nedenler ilk sırada geliyor.
Londra’da tek başına yaşamanın maliyeti birçok genç çalışanın maaşının önemli bir kısmını kiraya ayırmasını gerektiriyor.
Türkiye’de ise özellikle son yıllarda artan enflasyon, konut fiyatları ve kira bedelleri nedeniyle ekonomik bağımsızlık her zamankinden daha zor hale geldi.
Ancak ekonomik tablo tek başına her şeyi açıklamıyor.
Bugünün genç yetişkinleri aynı zamanda daha uzun eğitim görüyor.
Daha geç iş hayatına başlıyor.
İş güvencesi geçmiş nesillere göre daha düşük.
Kalıcı iş bulmak daha zor.
Ev sahibi olmak ise birçok kişi için artık ulaşılması güç bir hedef gibi görünüyor.
Yani aslında bugünün 30 yaşındaki bir genci, anne ve babasının 30 yaşında sahip olduğu ekonomik koşullara sahip değil.
Bu nedenle iki nesli aynı ölçütlerle değerlendirmek çoğu zaman adil olmuyor.
Ruh sağlığı açısından görünmeyen yük
Ekonomik nedenlerle aileyle yaşamak tek başına ruh sağlığını bozmaz.
Asıl belirleyici olan, aynı evin içinde ilişkinin nasıl kurulduğudur.
Çünkü yetişkinlik yalnızca yaş almak değildir.
Yetişkinlik; karar verebilmek, sınır koyabilmek, sorumluluk alabilmek ve kendi kimliğini oluşturabilmektir.
İşte tam da burada önemli bir psikolojik ikilem ortaya çıkıyor.
Bir kişi gün içinde çalışıyor olabilir.
Vergisini ödüyor olabilir.
Kendi ilişkisini yönetiyor olabilir.
Arkadaş çevresi olabilir.
Kariyer planı yapıyor olabilir.
Ancak akşam eve döndüğünde hâlâ çocukluk odasında uyuyor olabilir.
Bu durum birçok genç yetişkin için görünmeyen bir kimlik çatışmasına dönüşebiliyor.
Bir yandan yetişkin sorumlulukları…
Diğer yandan çocukluk düzeni…
Bu iki kimlik arasında gidip gelmek zaman zaman kaygıyı, yetersizlik hissini ve hatta utancı artırabiliyor.
Sorun aynı ev değil; roller
Danışanlarımla çalışırken en sık gördüğüm noktalardan biri şu oluyor:
Aslında aynı evde yaşamak sorun yaratmıyor.
Sorunu yaratan, rollerin değişmemesi.
Bazı ailelerde 30 yaşındaki birey hâlâ lise öğrencisi gibi görülüyor.
Saat kaçta geldin?
Nereye gidiyorsun?
Neden bu kadar geç kaldın?
Bunu neden böyle yaptın?
İyi niyetle sorulan bu sorular bile zaman içinde yetişkin bireyin kendisini sürekli açıklamak zorunda hissetmesine neden olabiliyor.
Öte yandan genç yetişkin de bazen farkında olmadan çocuk rolünü sürdürmeye devam edebiliyor.
Kendi ihtiyaçlarını açıkça söylemek yerine küsebiliyor.
Karar vermekten kaçınabiliyor.
Sorumlulukları erteleyebiliyor.
Beklentilerini ima ederek anlatmaya çalışabiliyor.
Yani mesele yalnızca ebeveynlerin değişmesi değil.
Genç yetişkinlerin de iletişim biçimini değiştirmesi gerekiyor.
“Sen hâlâ bizim çocuğumuzsun.”
Evet.
Her anne baba için çocukları kaç yaşına gelirse gelsin çocuğudur.
Bu duygu son derece doğal.
Ancak psikolojik olarak önemli olan nokta şudur:
Çocuğunuz her zaman çocuğunuz olabilir.
Ama artık çocuk değildir.
Bu ikisi birbirinden çok farklı şeylerdir.
Çünkü yetişkin bir bireye sürekli ergen gibi davranıldığında, zamanla iki taraf da yorulmaya başlar.
Anne baba “neden hâlâ olgunlaşmadı?” diye düşünür.
Genç yetişkin ise “beni neden hâlâ anlamıyorlar?” hissi yaşamaya başlar.
Ve çoğu zaman tartışmalar aslında bulaşık, oda düzeni ya da eve geç gelmek üzerine değildir.
Görünmeyen konu şudur:
“Ben bu evde gerçekten yetişkin olarak görülüyor muyum?”
Yetişkinlik sadece ekonomik bağımsızlık değildir
Psikolojide son yıllarda sıkça kullanılan bir kavram var: “Emerging Adulthood” (Beliren Yetişkinlik).
Psikolog Jeffrey Arnett’e göre, günümüzde 18-29 yaş arası dönem artık ne tam anlamıyla ergenlik ne de tamamen yerleşmiş yetişkinlik olarak görülüyor. Eğitim sürelerinin uzaması, kariyer başlangıçlarının gecikmesi ve ekonomik koşullar nedeniyle birçok genç yetişkin, kimliğini oluşturduğu ve hayatını şekillendirdiği daha uzun bir geçiş döneminden geçiyor.
Bu, bugünün gençlerinin “geç olgunlaştığı” anlamına gelmiyor.
Hayatın koşulları değişiyor.
Geçmiş nesillerle aynı yaşta olmalarına rağmen, aynı fırsatlara sahip değiller.
Bu nedenle bugün 30 yaşında ailesiyle yaşayan bir genci, 30 yıl önce aynı yaşta yaşayan biriyle karşılaştırmak çoğu zaman gerçekçi olmuyor.
Peki aileler ne yapabilir?
Burada önemli bir ayrım var.
Yetişkin çocuğunuzla aynı evde yaşamanız, onun hayatını yönetmeniz gerektiği anlamına gelmez.
Elbette aynı evi paylaşmak bazı kurallar gerektirir.
Ancak bu kuralların “ebeveyn–çocuk” ilişkisinden çok, “aynı evi paylaşan iki yetişkin” ilişkisine yaklaşması ruh sağlığı açısından çok daha koruyucu olabilir.
Örneğin;
- Eve geliş saatini sorgulamak yerine ortak yaşam düzenini konuşabilmek,
- Emir vermek yerine fikir alışverişi yapabilmek,
- Sürekli tavsiye vermek yerine bazen sadece dinleyebilmek,
- Her problemi çözmeye çalışmak yerine, çözüm üretmesine alan bırakabilmek…
Bunlar küçük gibi görünse de, yetişkin kimliğini destekleyen önemli davranışlardır.
Genç yetişkinlerin de sorumluluğu var
Bu yazıyı okuyan gençler için de önemli bir nokta var.
Bağımsızlaşmak yalnızca ayrı eve çıkmak değildir.
Aynı evde yaşarken de yetişkin olunabilir.
Nasıl mı?
İhtiyaçlarınızı açıkça ifade ederek.
Ev içindeki sorumlulukları paylaşarak.
Ekonomik durumunuz uygunsa katkı sağlayarak.
Sınırlarınızı saygılı bir şekilde dile getirerek.
Ve belki de en önemlisi…
Anne babanızın sizin düşüncelerinizi tahmin etmesini beklemeyerek.
Çünkü birçok ailede yaşanan çatışmanın temelinde kötü niyet değil, konuşulamayan beklentiler vardır.
Asıl ihtiyaç: Daha fazla sosyal destek
Elbette bütün bu psikolojik öneriler önemli.
Ancak büyük resmi de gözden kaçırmamak gerekiyor.
Bugün yalnızca aile ilişkilerini değiştirerek konut krizini çözemeyiz.
Dünyanın birçok büyük şehrinde genç yetişkinlerin bağımsız yaşayabilmesini kolaylaştıran sosyal politikalar uygulanıyor.
Uygun fiyatlı kiralık konutlar.
Sosyal konut projeleri.
Genç çalışanlara yönelik kira destekleri.
Paylaşımlı yaşam modelleri.
Üniversite sonrası geçiş konutları.
Çünkü barınma yalnızca ekonomik bir konu değildir.
Aynı zamanda ruh sağlığını doğrudan etkileyen bir halk sağlığı meselesidir.
Uzun süre istemeden aile evinde yaşamak zorunda kalmak; bireyselleşmeyi, romantik ilişkileri, mahremiyeti ve kişinin kendi yaşamını kurma hissini etkileyebilir.
Bu nedenle şehir planlaması ile ruh sağlığı aslında birbirinden düşündüğümüzden çok daha yakından ilişkilidir.
Peki bugün elimizde ne var?
Ekonomik koşulların kısa sürede değişmesini beklemek gerçekçi olmayabilir.
Ancak aynı evin içindeki ilişkiyi değiştirmek mümkündür.
Belki de bugün yapabileceğimiz en önemli şey, birbirimize şu gözle bakmaya başlamaktır:
“Karşımdaki kişi artık yetişkin.”
Bu cümle hem ebeveynler hem de genç yetişkinler için geçerlidir.
Ebeveynler için…
Yetişkin çocuğunuzun kendi kararlarını vermesine alan açmak, onu daha az sevdiğiniz anlamına gelmez.
Genç yetişkinler için…
Anne babanızın sizi anlamasını beklemek kadar, onların da yeni düzene alışmaya çalıştığını görmek önemlidir.
Karşılıklı anlayış, tek taraflı beklentiden çok daha güçlü bir başlangıçtır.
Son söz
Bugün birçok genç yetişkin ailesiyle yaşamayı seçmiyor.
Çoğu zaman buna mecbur kalıyor.
Bu durum ne tembelliğin, ne başarısızlığın ne de “yeni neslin rahatlığı”nın bir göstergesi.
Bu, değişen ekonomik ve toplumsal koşulların doğal bir sonucu.
Ancak ekonomik nedenlerle aynı evde yaşamak zorunda olmak, psikolojik olarak da çocuk kalmak zorunda olduğumuz anlamına gelmez.
Belki de bugün hem ailelerin hem de genç yetişkinlerin kendilerine sorabileceği en önemli soru şu:
“Aynı evi paylaşırken birbirimizin yetişkinliğine ne kadar alan açıyoruz?”
Çünkü bazen ruh sağlığını koruyan şey, yeni bir eve taşınmak değildir.
Bazen en güçlü değişim, aynı evin içinde birbirimizi artık çocuk değil, yetişkin olarak görmeye başladığımız anda başlar.
Burcu’dan küçük bir öneri
Bu yazıyı okurken aklınıza kendi aileniz ya da kendi çocuğunuz geldiyse, belki de konuşmaya başlamanın zamanı gelmiştir.
Suçlamak için değil.
Haklı çıkmak için değil.
Birbirinizi daha iyi anlamak için.